Türkiye, Avrupa Birliği'nin kurumsal yapısı içinde aradığını bulamamanın verdiği hayal kırıklığıyla yeni bir döneme girdi. Brüksel'in 150 milyar euroluk 'Avrupa İçin Güvenlik Girişimi' (SAFE) programına dahil edilmeyen Ankara, rotasını doğrudan Avrupa ülkeleriyle yapılan ikili anlaşmalara çevirdi. Bu strateji değişikliği, özellikle savunma sanayii alanında somut meyveler veriyor.
Ursula von der Leyen'in Türkiye'yi Rusya ve Çin ile aynı kefeye koyan dışlayıcı söylemleri, Ankara'nın AB'ye olan inancını zedelerken, üye ülkelerle kurulan pragmatik ilişkiler dikkat çekiyor. Baykar’ın İtalyan Piaggio’yu satın alması ve Leonardo şirketiyle kurulan ortaklıklar, İtalya'yı Türkiye'nin en kritik savunma ortaklarından biri haline getirdi. Benzer şekilde İspanya ile yapılan 2,6 milyar euroluk Hürjet anlaşması ve Polonya’ya ihraç edilen elektronik harp sistemleri, Türk savunma sanayiinin Avrupa pazarındaki gücünü kanıtlıyor.
Uzmanlar, bu durumun ilginç bir ikilemi beraberinde getirdiğini savunuyor. Avrupa ülkeleri, demokratik değerler ve siyasi özgürlükler konusundaki eleştirilerini bir kenara bırakıp, savunma ihtiyaçları doğrultusunda Ankara ile iş birliğini derinleştirmeyi tercih ediyor. Kurumsal düzeyde yaşanan tıkanıklık, ticari ve askeri düzlemde yerini oldukça hareketli bir diplomasi trafiğine bırakmış durumda.