23 Ocak 1995 tarihi, Türkiye'nin eğitim vizyonunda sadece bir örgütlenme başlangıcı değil, aynı zamanda öğretmenlerin hak arayışında yeni bir dönemin habercisiydi. KESK bünyesinde yeşeren Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası, geride bıraktığı 29 yıl boyunca sadece maaş skalalarıyla sınırlı kalmadı; eğitimin demokratikleşmesi ve kamusal niteliğinin korunması adına çetin bir hattın öncülüğünü üstlendi.
Sendikanın ajandasına göz attığınızda, devletin eğitimdeki vazgeçilmez sorumluluğuna dair bitmek bilmeyen bir ısrarla karşılaşıyorsunuz. Eğitim Sen, sistemdeki aksaklıkları yüksek perdeden eleştirirken aslında bir meslek örgütünden öte, pedagojik bir gözlemci ve denetim mekanizması rolü oynuyor. Öğrencilerin nitelikli bilgiye erişimi ile emekçilerin çalışma standartlarını aynı potada eriten bu yaklaşım, eğitim politikalarının çıkmaz sokaklarında bir pusula işlevi görüyor.
Mücadele yalnızca müzakere masalarında hapsolmadı. Özellikle 'özgür kılık kıyafet' gibi bireysel tercihlere sahip çıkan eylemler, sendikanın tek tipleştirme politikalarına karşı ördüğü direnç duvarının en somut kanıtıydı. Merkez Yürütme Kurulu'nun yıllara yayılan bu kararlı duruşu, kurumun ekonomik taleplerin ötesinde; kültürel ve demokratik alanı genişletmek için ter döken bir yapı olduğunu kanıtlıyor.
Eğitim Sen'in üyeleriyle kurduğu sadakat köprüsü, sadece aktif meslek hayatıyla sınırlı kalmayan bir vefa kültürüne dayanıyor. Emekli eğitimcilerin birikimlerini ve haklarını korumayı bir görev addeden sendika, sistemin sancılı süreçlerinde dahi popülizme prim vermedi. Eğitim politikalarının en titiz iz sürücüsü olma vasfını koruyan bu yapı, bugün hâlâ Türkiye'nin eğitim gündemindeki en güçlü seslerden biri olmayı sürdürüyor.