1930 ve 40’lı yılların tozlu arşivlerine uzandığınızda, karşınıza çıkan manzara bir şehirden fazlasını anlatıyor. Henüz betonun doğayı esir almadığı, Marmara’nın pırıltılı sularına karşı kurulan sofraların, sosyal statüleri kapı dışında bıraktığı bir dönemden bahsediyoruz. Bugünün devasa sahnelerle, yüksek sesli hoparlörlerle kutlanan festivalinin çok uzağında, sadece kuş sesleri, kınayla süslenmiş öküz arabalarının çıngırakları ve dostlukla harmanlanmış bir coşku vardı.
O günlerin merkezi, bugün ismi hafızalardan silinmeye yüz tutmuş İsmail Yazıcı Mesiresi'ydi. Mayısın son haftası geldiğinde burası bir düğün evine döner; halk, şehrin telaşından uzaklaşıp bağların gölgesinde buluşurdu. 1935 yılına ait bir haberde, kirazın olgunlaşmasının sadece bir meyve hasadı değil, bahara veda edip yazı selamlama ritüeli olduğu vurgulanıyor. İnsanlar, sınıfsız bir anlayışla, kendi elleriyle hazırladıkları dolmaları, höşmerimleri paylaşıyor; dualı çayırda Hüseyin Pehlivan’ın er meydanındaki mücadelesiyle heyecanlanıyordu.
Öküz arabalarının alınlarına yakılan kınadan, ağaç dallarına kurulan devasa salıncaklara kadar her detay, bir kentin kimliğini yansıtıyordu. O dönemde radyoların, modern eğlence anlayışlarının olmadığı bir dünyada, halkın kendi neşesini kendi yaratması, bugünün teknolojik şatafatından daha samimi bir tablo çiziyordu. Genç kızların saçlarına taktığı taze çiçekler, şoseden ayrılan o rengarenk araba katarları, akşamın alacakaranlığında şehre dönen insanların bitmek bilmeyen şarkıları... Hepsi bugün Uluslararası Tekirdağ Kiraz Festivali olarak bildiğimiz etkinliğin köklerini oluşturuyor.
Zaman değişti, mesire alanları yerini sahil dolgu meydanlarına bıraktı; ancak değişmeyen tek şey, o kiraz ağaçlarının altında yeşeren kardeşlik duygusu. Bugün Tekirdağlılar kirazın bereketini kutlarken, aslında bir asır önceki o mütevazı sofraların, aynı ağaçtan kiraz yiyen o insanların mirasçısı olduklarını bir kez daha anımsıyorlar. Geçmişin masumiyeti, modern zamanların hızına rağmen, her mayıs ayında şehrin bağ yollarından yükselen o tanıdık neşeyle yeniden hayat buluyor.