Hawkins kasabasının huzurlu sokakları, 'Stranger Things'in ekrandaki macerasıyla bambaşka bir çehreye büründü. Dizinin başlangıçta 'mahalledeki çocuklar' temalı samimi atmosferinden sıyrılıp, devasa bir aksiyon şölenine dönüşmesi, izleyiciyi hem şaşırttı hem de yeni bir heyecan dalgasına sürükledi. Askeri karantina altındaki kasaba, yer yer 'blockbuster' filmleri aratmayan sahnelerle doldu; karakterler artık sıradan birer genç değil, ordunun gözü önünde direnişi örgütleyen kahramanlardı.
Bu evrilen hikayede Will Byers'ın dönüşümü dikkat çekiciydi. Artık pasif bir kurban olmaktan çıkıp, öykünün merkezine yerleşen Will, serüvenin kalbi oldu. Diğer yandan, henüz ilk sezonlarda yan rollerde gördüğümüz küçük Holly Wheeler'ın, serinin en karanlık figürü Vecna'nın odağı haline gelmesi, senaristlerin ustaca dokunuşlarından biriydi. Ancak, yıllardır süregelen Steve, Nancy ve Jonathan arasındaki aşk üçgeni, artık tazeliğini yitirmiş, adeta kurumuş bir kuyu misali okuyucuyu tatmin etmekten uzak bir hal almıştı.
Frank Darabont'un yönettiği bölümler, teknik açıdan zirveye ulaşsa da, uzayan süreler ve karakterlerin sürekli geçmişi açıklama çabası, hikayenin akışını yer yer baltaladı. Bu durum, özellikle 60 dakikayı aşan bölümlerde daha belirgin hale geldi. Ancak dizi, kendini yeniden keşfetme yolunda önemli adımlar attı.
Hikayenin ikinci yarısına geçildiğinde, duygusal derinliğin arttığı, ancak serinin kendi yarattığı mitolojinin biraz hantallaştığı hissedildi. 'Upside Down'ın aslında 'The Abyss' adında daha korkunç bir boyuta açılan bir kapı olduğunun ortaya çıkması, adeta H.P. Lovecraft'ın kozmik korku evrenine bir selam niteliğindeydi. Yıllardır teorilerle örülen bu gizemin sonunda aydınlanması, izleyicinin merakını gidermeye yetti. Dustin ve Mr. Clarke'ın kuantum fiziği üzerine yaptığı uzun açıklamalar, bazıları için karmaşık olsa da, dizinin genel izleyici kitlesi düşünülerek basitleştirilmiş bir dille sunulmuştu.
Bu bölümde Holly ve Max'in zihinlerindeki hayatta kalma mücadelesi, dizinin en başarılı anlarından biriydi. Ne var ki, artan karakter sayısı, Joyce gibi ikonik isimlerin sadece anne rolüne sıkıştırılmasına ve Eleven'ın güçlerinin zayıflatılarak geri plana itilmesine neden oldu. Bu durum, serinin hayranlarında bir miktar hayal kırıklığı yarattı.
Will'in, ilk yarıdaki güçlü duruşundan uzaklaşıp tekrar bir mağdur rolüne bürünmesi de bir tezat oluşturdu. Jonathan ve Nancy'nin, o klostrofobik odadaki vedalaşma sahnesi ise, bazıları tarafından yapay bulunsa da, birbirlerine uygun olmadıklarını kabul etmeleri açısından oldukça gerçekçi ve etkileyici bir ayrılık anıydı. Will'in sırrını açıkladığı monolog, temposu tartışılsa da, karakterin korkularıyla yüzleştiğini göstermesi açısından final öncesi kritik bir dönemeçti.
Eleven'ın çelik levhaları bükmesi gibi bazı mantık hataları ve ordunun canavarlar karşısındaki acizliği, gerçekçilik algısını zedeledi. Ancak nihayetinde, yaklaşık iki saatlik final bölümü, on yıllık bu serüvene harcanan duygusal yatırımın karşılığını veren, tatmin edici bir veda sundu. Bu veda, bana adeta 'Yüzüklerin Efendisi' serisinin epik finalini hatırlattı. Ana karakterlerden büyük kayıplar yaşanmadı ve aksiyon bittikten sonra, uzun zamandır bağ kurduğumuz karakterlerin hak ettikleri huzurlu sona ulaştıklarını görmek, aceleye getirilmeden işlenmişti. Mike'ın yaşadığı olayları yazıya dökmesi ve kazanmalarına rağmen eskisi gibi olamayacaklarını hissettirmesi, Frodo Baggins'in yolculuğunu andırıyordu.
Savaşın, Abyss'te Eleven ve Vecna arasında telekinetik bir düelloya dönüşmesi görsel bir şölen sunarken, Joyce Byers'ın Vecna'yı baltayla alt etmesi, finalin en akılda kalıcı aksiyon anıydı. Ancak savaşın büyük kısmının sanal dünyalarda geçmesi, gerçek dünya gerilimini biraz azalttı ve CGI kullanımı yer yer hikayenin önüne geçti.
Finalin asıl başarısı, on yıllık gelişimi onurlandıran 18 aylık zaman atlamasındaydı. Steve'in beyzbol koçu olması, Joyce ve Hopper'ın nişanlanması ve Dustin'in Eddie anısına yaptığı mezuniyet konuşması, karakterlere hak ettikleri huzuru verdi. Mike'ın finaldeki duygusal performansıyla hikayedeki yeri bir kez daha pekişti ve ana karakterlerin hayatta kalması, dizinin temel temasının 'hayatta kalmak' olduğunu vurguladı.
Eleven'ın geleceğine dair bırakılan muğlaklık, izleyiciyi ikiye böldü. Karakterin ölmesini tercih etsem de, bunu romantik bir umut ışığı olarak görmeyi seçiyorum. Prince ve David Bowie şarkıları eşliğinde ekrana gelen son anlar, çocukluğun bitişini ve arkadaşlığın kalıcılığını simgeliyordu. Sonuç olarak bu final, yapısı gereği yer yer hantal ve güvenli bir yol izlese de, Hawkins çocuklarının masadan yetişkinler olarak kalktığı bu son, dizinin ruhuna en sadık kapanıştı.
Genel olarak, final bölümü izleyicinin algıladığı kadar başarısız değildi. İlk yarıdaki 'büyük savaş'ın hızlıca bitmesi ve ardından gelen uzun epilog ile vedalaşma sahneleri, bu hissiyatı yaratan başlıca etkenlerdi. Bunca zaman tutkuyla takip edilen bir hikayenin sonu hakkında oluşan beklentiler ve teoriler, karşılanmadığı noktalarda ani hayal kırıklıklarına yol açabiliyor. Ancak bir işin iyi ya da kötü olması için illa ki büyük dönüşler ve şaşırtıcı sonlar gerekmediğini düşünüyorum. Ekibin sunduğu prodüksiyon, bütçe ve zaman kısıtlamaları dahilinde, muhteşem olmasa da kusurlu ama tatmin edici bir sona ulaştıklarını görüyorum.
Sonuçlanmayan bazı hikaye akışları ise soru işaretleri doğurdu. Hopper'ın Joyce'a evlenme teklifi etmeden önce Montauk'daki iş teklifinden bahsetmesi ve 'Montauk'un, Duffer Kardeşler'in orijinal projesi olması dikkat çekici. Ordu ile yaşananların akıbetinin belirsizliği, Dr. Kay'in planlarının havada kalması, hala yaşayan hamile deneklerin varlığı ve Dr. Owens'ın nerede olduğunun bilinmeyişi, bana güçlü bir devam dizisi ihtimalini hissettirdi.