Türkiye'nin bir zamanlar gurur duyduğu 'genç ve dinamik nüfus' avantajı, rakamların soğuk gerçekliğiyle derin bir endişeye yerini bırakıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan son veriler, sadece istatistiksel bir gerilemeyi değil, aynı zamanda ülkenin yarınlarını inşa edecek neslin önemli bir kesiminin hayattan uzak kaldığını ortaya koyuyor. 2025 itibarıyla 86 milyonu aşan toplam nüfus içinde gençlerin payı yüzde 14,8'e geriledi. Yarım yüzyıl önce %20'lerin üzerinde olan bu oran, gelecekte daha da düşecek gibi görünüyor; öngörüler, 2100'e gelindiğinde bu oranın %7'lere inebileceğini gösteriyor. Ancak meselenin asıl can alıcı noktası sayılar değil; bu gençlerin sosyal ve ekonomik hayata ne ölçüde entegre olabildiği.
Tablonun en çarpıcı ve üzücü yanı, 'ne eğitimde ne istihdamda olan' (NEET) gençlerin ulaştığı boyut. Dört gençten biri, yani nüfusun yaklaşık %23,3'ü, mevcut sistemin dışında kalarak adeta bir 'bekleme odasında' zaman geçiriyor. Bu durum, genç kadınlar için daha da vahim bir tablo çiziyor: Her üç genç kadından biri, sahip olduğu potansiyeli ekonomik veya üretimsel faaliyetlere yansıtamadan, toplumsal hayatın kenarına itilmiş durumda. Gençlerin memleketlerini terk edip başka şehirlerde daha iyi bir gelecek arayışına girmesi de bu çaresizliğin bir yansıması olarak okunmalı. Yalnızca 2024 yılında 450 bin genç, eğitim hayallerinin peşinden giderek ailelerini ve şehirlerini geride bıraktı. Akademik alanda kadınların okullaşma oranının %53 ile erkekleri geride bırakması umut verse de, bu eğitimli kesimi iş gücü piyasasıyla buluşturamamak, Türkiye'nin kronikleşmiş bir sorunu haline geldi. Ülke, gençleri okul sıralarına oturtmakta başarılı olsa da, onları mezuniyet sonrası hayata tutunduracak sağlam bir ekonomik zemin yaratmakta zorlanıyor.