Kendi kaleminden çıkan bir trajedinin içine hapsolmak... Bu, Hüsrev'in başına gelen tam da bu. Döneminin dikkat çeken isimlerinden Hüsrev, uzun süredir üzerinde çalıştığı "Ölüm Korkusu" adlı oyununu bitirdiğinde, eserin kendisi için yeni bir başlangıç değil, bir tür sondan farksız olduğunu anlayacaktı. Zira oyunun ana karakteri, talihsiz bir kazada annesinin ölümüne neden olan bir figürdü. Hüsrev, bu kurgusal acıyı kağıda dökerken, kendini anlatıcılıktan öteye taşıyıp olayın içine çekildi. Kendi hayatında da benzer, istem dışı bir ölüme karıştığında, yazdıklarıyla yaşadıkları arasındaki çizgi bulanıklaştı.
Sanatın sınırları ile hayatın acımasız gerçekleri, kaçınılmaz bir kader ile bireyin seçimleri arasındaki amansız mücadele, Hüsrev'i derin bir iç sorgulamaya itti. Suçluluk duygusunun ağır yükü altında ezilirken, ölümün gizemi, tanrısal adalet ve varoluşun anlamı zihnini kemirmeye başladı. Babası gibi mütevazı bir incir ağacının gölgesinde son mu bulacaktı, yoksa bu akıl almaz baskı onu geri dönüşü olmayan bir deliliğe mi sürükleyecekti? Bu soruların yanıtı, Hüsrev'in kendi yarattığı cehennemde saklıydı.